31 Aralık 2011

Uludere’de Neler Oldu!



Küçük küçücük bir analiz yapacağım. Haddim değil, bu kadar çok gazete, bilmem ne kadar köşe yazarı, konunun şu kadar uzmanı varken benim oturduğum köşeden kelam kesmemin yeri var mı literatürde.
Yok tabi, ama birkaç kelam etmezsem olmayacak.

Bu yazı daha baştan söyleyeyim art niyet taşıyarak yazılmıştır. Onun için yazının sonuna gelince bu adam art niyetli demeyin ben baştan art niyetli olduğumu söylüyorum.

Olayı ilk babamdan duydum, dün gece 35 PKK’lıyı uçaklar vurmuş, dedi. Şaşırdım önce, inanamadım, bu güne kadar asker bir seferde hiç otuz beş sayısına ulaşmış mı? Sorusu zihnimin tozlu köşelerin şöyle bir savurdu. Ben, hiç otuz beş tane PKK teröristinin bir gece operasyonu ile öldürüldüğün duymadım. Hakkâri yakınlarındaki kamplara bile bir aydan fazla operasyon düzenleyip yüzden fazla terörist öldürüldüğü söylenmiş ama bunları biz hiç görmedik. Her şeyi görüyoruz, bunları neden göremedik ki.

Sonra tv’de bir komutanın yakaladıkları PKK militanına yaptığı o insaniyet dolu konuşma görüntülerini izledim. Ben hala işin farkında değilim, yoksa hala farkında değil miyim, bilmiyorum.

Her neyse, eve gelip şu mesele nedir diye baktığımda her şey yerine oturuverdi. Asker gece uçaklarla bir grubu bombalıyor, bu grup kaçakçılık yapan köylüler. Kaçakçılık yaptıklarını sağır sultanın bile bildiği köylüler. Kaçakçılık yapıldığını bilmiyorduk diyen bir devlet yetkilisi varsa o belgede, hemen görevine son vermek gerekir.

İstihbarat geliyor ve uçaklar onlarca katırında bulunduğu köylüleri katlediyor. Ya bizimkiler salak ya PKK’lılar. Aralık ayındayız, dağlarda hava sıcaklığı eksi bilmem kaçlardadır. Bu mevsimde onlarca katır ve onlarca PKK’lı rahat sığınaklarını bırakacak, o soğukta saldırı düzenleyip sonra yine kaçacaklar. Sizin hiç kış aylarında PKK’nın bu şekilde bir saldırı yapacağını aklınız kesiyor mu? Benim kesmiyor, hani şehir merkezlerinde olsa amenna!

Ve’l hâsılı kelam, olayın bir beceriksizlik olduğu ortada, masum insanlar katledilmiştir. Asker ve devlet(hükümet) bu olay karşısında büyük bir sıkıntı yaşayacaktır.  Bir sabotaj gerçekleştiriliyor bu zavallı ülkenin insanları üzerine.

Ve neler oluyor.

İşte kitleyi ipnotize etme faaliyeti başlıyor. Otuz beş tane zavallı insanın cenazesi katırlara yüklenip taşınıyor. Oysa biz hiç vurulmuş PKK’lıların cenazelerini görmeyiz. Bunları neden görüyoruz, bunların görünmesini kim istiyor? Asker ya da devlet bölgede neden yok!

Sonra cenazeler otopsiden sonra köye gidiyor. Cenazeler provokasyona müsait bir şekilde köylülere veriliyor, neden? Sonra bir görüntü yansıyor tüm ekranlara ve fotoğraflara cenazelerin taşındığı tabutların üzerinde PKK bayrakları, kim koydu o bayrakları. O bayraklar oraya kondu da ona müdahale neden edilmedi. Yoksa zaten olması istenen şey o bayrakların oraya rahatça konulup bu görüntünün verilmesini mi sağlamaktı?

Sanırım, bu sahneyi gören Türkler,  “Şu bayraklar ne, bir de masum köylü bunlar ha! Terörist bunlar, terörist!!!”, “İyi olmuş” “Oh olmuş”… Hepimizin kafasındaki katliam birden kabul edilmezlikten kabul edilirliğe taşınmış oldu. Bu sahne ile otuz beş kişi terörle hiç alakaları olmasa bile terörist rütbesine ulaşmış oldular bu fotoğraflarla.

Bu fotoğrafın bir de arka planı var, PKK bölgenin hakimi olduğunu göstermiş oldu bölge halkına, ölenlerin üzerine bayraklarını astılar. Biz burada olmasak devlet size neler yapar,  dedi. Bu katliamın üzüntüsünü yaşayan BDP milletvekilleri açıklama yapmadan önce kahkahalarla süslediler, üzüntülerini.

Ama bu kadar olay hükümet(devlet) ve Askeri kurtarmaya yetmezdi.  Bir iki özel sahne daha gerekiyordu. Sağ olsun Uludere kaymakamının yediği dayakta buna tuz biber ekti. Taziye için köye giden Uludere Kaymakamı, güzel bir dayak yiyor. Zaten oraya gidişi bu dayağı yesin diye miydi? Dayağı yesin ki bu sadece ölenlerin değil geride kalanlarında “terörist” olduğunu dünya alem bilsin içindi. Ya benim çalıştığım bir doğu ilçesinde ki terörün te’sinin bile genel olarak hissedilmediği yerde, kaymakam masa tenisi oynamaya iki polisle gelirdi okula. Sen 35 tane insanını kaybetmiş bir köye güvenliksiz neden gidersin? Seni oraya gönderenler niye göndermiştir? Hatta oranın provokasyonun günlerdir devam ettiği bir yere.  

Devlet bölgedeki iktidarını kaybetmiştir. Bunu başarmak için elinden gelen her türlü fütursuzluğa da göstermiştir. Devlet bu katliamda sorumluluğu üzerinden atabilmek için, otuz beş insanın “terörist” olarak lanse edilmesine izin vermiştir. Bu olsun diye cenazeleri provoke edecek kişilere teslim ettiler.

Devlet ve Asker, hatalarını kapatmak için daha büyük bir hataya imza atarak, bölgenin tek gücünün yazıklar olsun ki PKK olduğunu göstermiş oldu.

Orada yaşayan insanlar daha nice devlet katliamları gördüler, boşaltılan her köy, Faili meçhul cinayetler… Yıllarca her yüz metreye askeri kontrol noktaları koyarak, devletin demir yumruğunu Kürtler üzerinde tutanlar, o şekilde yaparak insanları kontrol ettiklerin düşünüyorlardı.  Onlarca yıl bu iş böyle devam etti.

Devletin orada var olduğunu gösteren şey AKP iktidarının bölgeye yönelik açılımları ile başladı. Bu durum gerçekten rahatsızlık vericiydi. Ve açılımlar sabote edildi. AKP iktidarda kaldıkça devletleşti. Devletleştikçe daha da insafsızlaştı. Bu insafsızlığın son noktasında bir katliamla süslendi.

Ve devlet(hükümet) bu durumun kendilerine vereceği zararı azaltmak uğruna cenazelerin PKK propagandasına dönmesine izin verdi. Böylece durumdan üzgün olduklarını söyleyecek, ama özde zaten bunlarda PKK imajının oluşmasına izin verdi.

PKK ve BDP’de bunu başı gözü ile kabul etti. Çünkü bu durum onlarında çıkarına, onlar da bölgenin hâkimi olduklarını göstermiş oldular.

Sonuç mu?

ATLAR VE KATIRLAR TEPİŞİYOR ALTTA ÇİMENLER EZİLİYOR…

Küçük bir analiz bu kadar, ama insanları aptal yerine koyarak oynanan oyun ve ölen insanların acısı beni sadece öfkelendiriyor. Hem de çok öfkelendiriyor…


15 Mayıs 2010

Yüzüklerin Efendisi – J.R.R. Tolkien

Üç ciltlik bir başyapıt.

Fantastik edebiyatın en önemli yazarlarından olan Tolkien’in başyapıtı olan Yüzüklerin Efendisi, fantastik edebiyata yön vermiş kitaplardan biridir. İlk yayınladığı 1954 yılından günümüze kadar her dönem ilgiyle karşılanmış ve milyonlarca okura ulaşmış bir eserdir.

Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin sinemaya uyarlanmasıyla birlikte kitaba olan ilgi son yıllarda yeniden artmıştır. Başarılı bir sinema uyarlaması ile beyazperdeye aktarılan film kitabın okuyucularının büyük çoğunluğunca beğeniyle karşılanmıştır. Sinema uyarlaması bence de başarılı olmuştu. Kitaptaki birçok bölüm perdeye yansımamış olsa da bunu mazur gösterecek sebepler haklı görülebilir.

Kitap içerisinde fantastik ögeleriyle göz dolduruyor. Hikaye için kendi dünyasını oluşturan Tolkien, diğer kitaplarıyla bir bütün olarak hayali bir Orta Dünya kurmakta. Bu dünyada insanla, üstün varlık elfler, cüceler, büyücüler, hobbitler, entler, dev kartallar, orklar, kurtlar, hayaletler, füller, dev örümcekler, ne olduğu kitap içindeki tasvirleriyle ortaya çıkan daha nice unsurlar roman içinde karşımıza çıkıyor.

Mekan ise tamamen baştan çıkarıcı, Tolkien romanı için fantastik bir dünya kuruyor. Orta Dünyanın içinde kendinizi bu maceraya kaptırmama imkanınız yok gibi.

Yüzüğü taşıma görevi görece en zayıf olan Hobbitlere verilerek zayıf olmanın büyük işleri başarmada engel olamayacağı fikri kitap içerisinde veriliyor. Dostuk, arkadaşlık, mücadele, ihanetler üzerine kurulmuş bir roman Yüzüklerin Efendisi.

Kitaba dönecek olursak, kitap üç cilt halinde Metis Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırıldı.

Birinci bölümün adı, Yüzük Kardeşliği.

Bu bölüm, Bilbo’nun yüzüğü yeğeni Frodo’ya bırakıp gitmesiyle başlar, Gandalf’tan neler yapacağın bilgisini alan Frodo belli bir zaman sonra yolcuğa başlar. Mordor’da yükselen kötülüğe karşı güç yüzüğünün hüküm dağına yapacağı yolculuk böylece başlamıştır. Frodo ve arkadaşları tek yüzüğü hüküm dağının alevlerine atmak için bir araya gelirler. Dokuz yolcu peslerinde kara süvariler ve başka kötülükler varken kötülüğün kalbine doğru yola koyulurlar, çeşitli maceralardan geçerler, Elf diyarında kurulan konsey ile Hobbitler, insanlar, cüceler, elfler, ve büyücüler yüzüğü yok etmek için bir kardeşlik oluşturular. Ama daha yolun başında zorluklar ve kayıplar onları beklemektedir. Birinci kitabın sonunda kardeşlik dağılır. Gandalf, Moria geçitlerde kaybolmuş, Dere kenarındaki Ork saldırısı sırasında Boramir hayatını kaybetmiş, Frodo ve Sam arkadaşlarından ayrılarak gizlice kendi yollarına gitmişler. Mery ve Pippin orklar tarafından kaçırılmıştır. Aragon, cüce Gimli ve Elf Legolas, onları kurtarmak için orkların peşine takılmışlardır.


Birinci kitap bu şekilde sonra erer. Bulunan karakterler, anlatımdaki ustalık ve olayın heyecanı sizi hemen ikinci kitabı okumaya sevk edecektir. İkinci kitap bir geçiş kitabıdır ama heyecan durmadan akmaya devam eder.

İkinci kitap: İki Kule adındadır.

İkinci kitapta artık ana grubun dağılmasından sonra üç yeni grup oluşmuştur. Bunların kendi içerisindeki yaşadıkları olaylar iki bölüm olarak verilmektedir. Birinci bölümde Arogorn, Gimli, Legolas, ile Mery ve Pippin başından geçen olaylar yer almaktadır. Kaçırılan hobbitlerin peşine düşen Arogorn ve arkadaşları onları uzunca bir süre takip ederler. Onları bulduklarında ise orkların tamamı Rohan süvarileri tarafından yok edilmiştir. Ama arkadaşlarından haber yoktur. Onlar da Rohan süvarileri ile Tek Ev’e giderler. Mery ve Pipin Rohan Süvarileri orkları biçerken bir şekilde kurtulmuş ve ormana kaçmışlardır. Buradar Orta Dünya’nın en yaşlı canlısı Ent Ağaçsakal ile karşılaşmışlar ve bu arkadaşlıkları onları Saruman ile savaşa götürmüştür. Mordor’un hizmetkarı olan Saruman Entlerin saldırısıyla mağlup edilmiş, Kulesine hapsedilmiştir. Bu sırada geçitlerde kaybolan Gandalf geri dönmüştür. Aragorn ve arkadaşları Rohan ile birlikter ilk büyük savasını Miğfer Dibi’de yapmaktadır ve buradaki başarılarıyla Orta Dünyanın kaderini değiştirecek önemli hamlelerden birini yapmış oluyordu.


Frodo ile Sam ise yalnız başlarına karanlığa doğru yüzükle birlikte yolculuklarına devam ederler. Ama bir üçüncü olarak Smeagol da onlara katılmıştır. Yüzüğü uzunca bir süre taşımış olan bu Smeagol’un artık, vahşi bir hayvandan farkı yoktur. Tek düşüncesi yüzüğü ele geçirmektir ama bunun için uygun zamanı gözlemektedir. Frodo ve Sam’e bilmedikleri yollarda rehberlik edecek onları bataklıklarda geçirip Mordor’a götürecektir. Mordor’a girmek için Kara kapıdan geçemeyince Smeagol’u takip ederek Cirith Ungol merdivenlerini kullanırlar ve murada Shelob adlı dev bir örümceğin ininden geçmek zorunda karırlar. Orada uğradıkları saldırı sırasına Smeagol onlara ihanet eder, Frodo yaralanır, Sam ise onun öldüğün zanneder. Yüzüğü kendisine alır.

Üçüncü Kitap: Kralın Dönüşü’dür.

Aragorn yıllardır Mordor’la savaşan Gondor’a yardım için gitmektedir. Gondor, Kralın ölümünden sonra vekilharçlar tarafından yönetilmektedir. İşte Asıl kral olan Aragorn bu bölümde tacını geri alır; ama bu Mordor’un zorlu saldırılarına karşı Gondor’un savunulmasını gerektirmektedir. Gondor Kuşatması Rohan’ın gelişi ile zafere döner. Aragorn’un getirdiği kuvvetlerle çayırlardaki savaş kazanılır. Gondor kurtulur. Ama gerçek zafer için yüzük taşıyıcısının asıl işini yapması gerekmektedir. Ona destek olabilmek için Gondor’dan yola çıkan ordu karanlıklar ülkesi Mordor’un Kara kapılarına gider. Kara kapılar açıldığında karşılarında kendilerinden katkat büyük bir ordu ile sarılan Gondor için tek bir zafer ihtimali vardır. Bu sırada Frodo ise Shelob tarafından öldürülmemiş sadece uyuşturulmuştur. Frodo’yu baygın bulan orklar onu kendi kulelerine taşımışlardır. Sam onu kurtarmak için Orkların kulesine girer ve onu orkların kendi arasındaki kavganın yardımıyla kurtarır. Gölge diyarı içerisinde hüküm dağına doğru gitmeye başlarlar. Dağdan aşağı inerken büyük ovada büyük bir hareketlilik vardır. Askerler kara kapılara doğru gitmektedir. Bu sayede görece yolları açılan Frodo ve Sam hüküm dağına ulaşırlar. Yüzüğe iyice bağlanan Frodo onu ateşe atıp yok etmeye gönlü razı olmayınca yüzüğü parmağına takıp kaybolur. Uzunca zamandır görünmeyen Smeagol ortaya çıkar ve ondan yüzüğü parmağıyla birlikte alır. Ama arbede sırasında yüzükle birlikte Smeagol alevlerin içerisine düşer ve yüzük yok olur. Karanlığın gücü yok olur ve zafer kazanılır…


Bu kitabı okuduktan sonra bir daha başka bir fantastik kitabı okumak istemeyebilirsiniz. Ama fantastik edebiyatın başyapıtını okumadan diğerlerini okumanın da anlamı yok!

İyi okumalar.

08 Mayıs 2010

Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı – Mustafa Kutlu

Bir durup kendine, zamana ve hayata yeniden bakma sebebi verecek olan bir hikaye Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı.

Ama yüzyılımızın bizi içine alıp götürdüğü, zihnimizi kendi beklentilerine göre harmanladığı bir dünyada Tahir Sami Bey, sadece bir “saf” adamdan başka birisi değildir. Güzel adamdır, temiz adamdır, kimseye zararı olmayan bir adamdır, … adamdır; lakin bizim çağın adamı değildir. Çünkü onunla bizim aramızda, zaman değişmiştir, anlayışlar değişmiştir ve hepsinden öte insan değişmiştir. Tahir Sami Bey ile birlikte hepsi göçüp gitmiştir başka bir zamana ya da başka bir zaman diliminde kalmıştır.

Tahir Sami Bey, kimsenin görmediği bir devlet dairesinde arşiv memurudur. Hiç evlenmemiştir. Bunun sebebi de kitaba olan tutkusunu başlatan Sahaf İskender’in, kitapla izdivaç olanın başka izdivaç yapamayacağına dair telkinidir. Evlenmez ve kitap toplar, köye ve köylüye dair ne bulursa alır ve bir kütüphane oluşturmanın gayreti içine girer. Sade bir adamdır ihtirasları yoktur, büyük beklentileri yoktur. Çalıştığı daireye kilit vurulduğunda dahi oradan ayrılamaz, çünkü gidecek başka bir mekanı yoktur. Neyzen kahvesine ve sahaflara gidip gelir, biraz antikaya merakı vardır ama parası yoktur. Hepsi bu kadardır… evdeki iki bekar ablasıyla yaşar gider. Ama kitaplar evde odalardan taşınca çolak ablasıyla tartışıp evi terk eder. Kitaplarını kapanmış olan işyerine getirir, mektuplar yazar elindeki kitapların bir kütüphaneye bağışlama için, hiçbir yerden cevap gelmez. Yıllarca biriktirdiği kitapların üzerinde ölür Tahir Sami Bey, cesedi üç gün sonra bulunur. Kitaplarını ne olur?

Mustafa Kutlu, bu çağda yaşayan ama bu çağın dışındaki bu adamı bizim evlerimize konuk edip onunla kendimizi şöyle bir tartmaya davet ediyor sanki bizleri. Tertemiz bir adam koyuyor önümüze ve aramızdaki farklara bir bakmamıza sebep oluyor. Burun kıvırıp geçeceğimiz bir adamdır aslında Tahir Sami Bey, ömrünü üç beş kitabı biriktirmekle geçirip, kendisiyle evlenmeye can atan Hülya’yı görmezden gelen, tek zevki neyzenler kahvesinde ney dinlemek olan garip bir adamdır.

Oda ölüp gitmiştir, bizde ölüp gideceğiz. O biriktirdiklerini götürememiştir, ama tertemiz bir adam olarak göçüp gitmiştir.

Ya biz?



Mustafa Kutlu’dan Okunmaya değer bir hikaye daha.

20 Mart 2010

Huzursuz Bacak – Mustafa Kutlu

Bir bacağın huzuru kaçmış, tüm vücut bundan etkilenmiyor olabilir mi?

Ülkenin bir ucunda küçük bir ilçede görev yapan bir memur için yeni çıkan kitaplara arzu ettiği zamanlarda kavuşabilmesi biraz zaman alıyor. Kitap satış sitelerindeki sepete eklediği kitapların belli bir sayıya ulaşmasını beklemek zorunda kalıyor. Sepetteki sayı ile okuma isteği arasındaki denge bir araya gelince kitaplar kargodan elinize düşüveriyor. İlk gün hangisinden başlasam heyecanı yaşıyorsunuz. Birkaç farklı sıralama yapıyor ve her nedense bu sıralama ne yazık ki devamlı değişiyor. Okumak güzel şey bazı kitapları okumak için beklemek ve huzursuz olmak da güzel.

Bu ülkenin her geçen gün değiştiğini bu değişimin gözle görüldüğü içinde yaşanıldığı aşikar. Dindar kesimin bu değişimden etkilenen ve bu değişimi etkileyen en aktif kesim olduğu da aşikar. Ama bu değişimin neler getirip neler götürdüğüne dair tespitlerin yapılmasında aşikar olunmadığı kanaati bende hakim. Dindar kesimin zenginleşmeyle birlikte –parayla imtihanları sırasında- yaşadıkları travma ortaya net bir şekilde ne yazık ki konamıyor. Dindar kesim, kendilerini kapitalist düzen içerisindeki benzerlerinden ayıracak atraksiyonlar ortaya koyamadıkları gibi onlardan daha acımasız bir tutum içerisine de girebiliyorlar.

Mustafa Kutlu, bu durumu hikayeleri ile gözler önüne sermeye çalışan bir hikayeci. Hikayelerinin bir çoğunda dindar kesimin yaşadığı kırılmaları gözler önüne sermeye çalışmıştır. Huzursuz Bacak’ta işte bu kırılmalar silsilesinin son halini anlatan bir hikaye kitabı.

Çünkü artık kırılmalar daha da derinleşmiş. Kırılmayı yaşayan dindarlar eskiden bu durumu utana sıkıla açıklamaya çalışırken artık bunu gönül rahatlığı ile dile getirebilmektedirler. Yaptıkları şeyler hayatın onları yapmaya zorladığı şeyler olarak ortada durmaktadır. Onlarda “voleyi vurup” yırtmak için yapmaları gereken şeyi yapmışlarıdır.

Kitabın kahramanı Ömer Faruk, yurtdışından ülkesine dönünce bıraktığı değerlerin hiçbirinin yerinde kalmadığına şahit olur. Mustafa Kutlu Ömer Faruk’un şahitliğinde dindar kesimdeki kaymayı anlatır hikaye boyunca. Ömer Faruk, gördükleri karşısında şaşkınlık yaşamaz, hatta onlara artık söylenmesi gerekenleri, biz eskiden böyle düşünmezdik bile demeye gerek duymuyor, bir iç murakabe ile kendince hesaplaşıyor. Ama bacağı ne yazık ki onu rahat bırakmıyor, yaşanılanlar karşısında duyulan huzursuzluk kendisini bacakta gösteriyor. Dil bir şey diyemese de bacak çok şeyi anlatıyor.

Mustafa Kutlu, yaşadığımız günlere dair oldukça hoş bir metin ortaya koşmuş. Bunun hikayeyi okuyan dindarlara bir faydası olur mu bilemem.

İnşallah olur…

21 Şubat 2010

Ve Sen Kuş Olur Gidersin - Tarık Tufan

Kitabı okumaya başlamadan önce kitabın denemelerden oluştuğunu düşünüyordum. Nerden öyle bir düşünceye sahip oldum bilmiyorum; ama bir roman/öykü okuyacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu. Birkaç yazı sonra yazıların birbiriyle bağlantılı şekilde ilerliyor olması beni biraz şaşırttı. Yoksa bunlar birer deneme değil mi! Bir kitabı okumadan kitap hakkında nereden sahip olduğumu bilemediğim bir kanaat beni güzel bir romanı deneme zevkiyle okumama neden oldu. Bu kitap deneme olarak da rahatlıkla okunabilir kanaatimce.

Tarık Tufan’ın okuduğum ilk kitabı “Ve Sen Kuş Olur Gidersin”, eğer bu kitap bende bir hayal kırıklığı yaratmış olsaydı gerçekten üzülecektim. Ama hem yazarın üslubunu hem de işlediği konun içerisindeki hüznü, yaşamın getirdikleri karşısında aciz kalan bir adamın tüm hallerini görmenin kırıklığına tanık olabilmekten dolayı kitabı oldukça beğendim.

Kitap bir günlük samimiyetinde, bir deneme derinliğinde ve bir roman tadıyla yazılmıştı. Romanın kahramanı kendi başından geçenleri anlatıyordu. Karşımızda samimi bir kahraman vardı ve hayata dair izlenimlerini deneme derinliğinde veriyordu. Sonuçta bir deneme, günlük güzelliğinde roman karşımıza çıkmıştı. İfademde yanlışlık olmasın günlük tarzında yazılmış bir roman değil kitap, sadece bende öyle bir duygu uyandırdı.

Trajik bir hikaye var karşımızda buğulu camlara yazılıp kaybolacak cinsten, herkesin kendi hikayesi gibi: Anne ve babası arasındaki ayrılığın ardından annesiyle yaşamaya başlayan kahramanın hayatı, annesinin ölümüyle tamamen başka bir duruma dönüşür. İyi bir üniversite mezunu ve işinde başarılı bir gençtir ama içine kapanan kahramanımız yavaş yavaş toplumdan uzaklaşmaya başlar. İş yerinde sebep olduğu yangından sonra işten atılır, tamamen evine kapanır ve kendisini toplumdan tamamen dışlar. Bir buhran yaşamaktadır. Tek sevdiği kadını asla mutlu edemeyeceği düşüncesiyle başkasıyla evlenmesine izin vermiştir. Sonunda kendisini öldürmek ister, bunu da başaramaz. Gördüğü tedaviden sonra tekrar hayata döner. Kuş kafesi yapan bir yerde çalışmaya başlar ama yaptığı her kafesin bir kirişini zayıf bırakmaktadır. Çünkü kendisi gibi kapana kısılmış olan kuşların bir şekilde bu kafeslerden kurtulmasını arzu etmektedir.

Ve Sen Kuş Olur Gidersin, okunmaya değer güzel bir kitap. Sade ve güzel bir anlatımı var, derinlikli felsefi göndermeleriyle kahramanın iç dünyasında yaşadıklarını edebi dilin incelikleriyle okuyoruz.

Tarık Tufan güzel bir çalışmayı usta işi bir yazarlıkla kaleme almış, okunmaya değer de artar…